12 Aralık 2012 Çarşamba

Türk Milletinin "DİL" İle İmtihanı...


DİL'im BELÂM... (*)
Yalçın KOÇAK
Biz Anadolu doğumlu insanların, İ.Ö. 5000 yıllık bir medeniyetler beşiği toprakların üzerinde yaşıyor olmamızdan mı, yoksa Anadolu kadınından doğmaktan mı nedir?, misyon dedikleri güne, gündeme, takvime, tarihe karşı sorumluluklarımız, taahhütlerimiz adeta çeyiz sandığı gibi bohçaları açıldıkça, artarak devam ediyor.
Bu topraklar krallar, prensler, nice komutanlar, padişahlar, sultanlar ve de hazinelerini, sırlarını, kültür ve medeniyetlerini saklıyor. Her vurulan kepçeden, kazmadan adeta bir söylev, bir vasiyet, bir name fışkırıyor.
Tabi okuyabilene, idrak edebilene...
Kendi atalarımızın 1071 den çok ama çok önce Anadolu’ya sahip olduklarını bize mağaraların taş duvarlarına kazınmış tamgalar ve yazıtlar şimdi, şimdi söylüyor…
Niye?,..
Bu güne kadar bunları Avrupalı bilim adamlarına okutmuşuz, biz okumamış, okuyamamışız. Cahil ve aciz bırakılmışız. Alfabemizin mücadelesini vermemişiz, Dilimizin mücadelesini vermemişiz. Tarihimizi, destanımızı onlar yazmış. Kahramanlarımızı, hainimizi onlar bize belletmiş!.., Gelen de aynı hamam, aynı tas misali devam etmiş.
Öğretilerimizi sorgulamalıyız, öğretenlerimizi hırpalamalıyız, onları da doğruyu bulmaya, öğretmeye zorlamalıyız diye yazdık…
Biz, bize öğretilenlerle dünya egemenleriyle satranca oturamayız, ezik kalırız, mağlup başlarız dedik olmadı, yazdık.
Olanlar ortada…
Nereden başlayalım;
Elbette ki tarladan coğrafyadan, ne ekelim?..
Sorulur mu egemen İngiliz neyi ekiyorsa onu.
Yani DİL'imizi…
Yunus Emre enstitülerimizi niye kurduk, yurt dışı akraba toplulukları teşkilatımızı neden kurduk? Birilerinin bendeleştirdiklerine, hısıma, akrabaya, yandaşa, paydaşa kadro temin etmek için değil herhalde.
Dünya egemenleri (ne demekse) saymışlar; “dünyada konuşulan diller olarak” 1.Çince, 2. İspanyolca, 3.Hintçe,  4. İngilizce ve 5.Türkçe, diye tespit etmişler.
Tabi bizde, tarihimiz gibi, alfabemiz gibi, kayıp haklarımız gibi, sürgünlerimiz, tehcirlerimiz, yağmalanan değerlerimiz gibi bu işe de taraf olmamış, bu hesap yanlış biz 5. değil aslında 3. konuşulan dil ailesindeniz dememiş, diyememişiz.
Niye biliyor musunuz?,
Sıfatlarını batıdan, maaşlarını bizden alan bıyıksız adamlar yüzünden.
Sıfatı milli olmayanın, milli değerlerle ne ilgisi alakası olabilir ki zaten!...
Hz İsa'nın doğumu 6 sene noksan dedik, şimdi oraya geldiler..
Onbeş yıl önce bunu haykıran sn Aytunç Altındal’ı tazminata mahkûm ettirdiler.
Zamanımızı çaldınız, sıfır meridyen İstanbul’undur çaldınız. Grenwic'e götürdünüz. Sahte bir coğrafya kongresiyle dünyaya kabul ettirdiniz. Ama tarihi değiştiremediniz…
Doğu ve Batı Roma neyin batısı neyin doğusu?..
Tarih yalan kusuyor.
Astro fizikçilerimiz susuyor.
Tıpkı coğrafyacılarımızın sustuğu gibi,
Niye suskunlar? Sıfatlarının sahiplerini kızdırmamak için, 
İstanbul’la, Londra’nın meridyenleri arasındaki yaşayan milyonlarca insan burçlarını yanlış okuyor. Yalan’la kandırılıyor.
Uşak müzesinden çalınan Karun hazineleri broşundan çok daha kıymetli İstanbul’un gerdanlığı, zamanın sıfır noktası... Haritaların başlangıcı, borsaların açılışı, ezan'ın ve zamanın başlangıcı ve mihengi olmak..
Türkçemizin, dil'imizin mücadelesini kıyasıya vermemiz, kültür coğrafyamızı iğfal edilmekten kurtarmamız lazımdır.
2023 vizyonlarında Bavyeradan-Mançuryaya, İşkodradan-Kamboçyaya bu dilin mücadelesi verilmeli.
Tarla ve tohum müsaittir, bu tohum ve bu tarla birbirine aşinadır.
Üçüncü bin Türk asrı olacaktır.
Bu ütopik bir istek veya tespit değildir. Günün götürdüğü gerçektir. On yıllık bir dil hamlesiyle, yirmi yıl sonra ki ihracatımız bir kaç onlu trilyon dolar olacaktır.
Bırakın insanlarımız siyah beyaz gördükleri rüyalarını hangi dilden görürse görsün, bırakın analarımız kendi dilinden söylesin balasının ninnisini, bırakın mahkemeler hangi dilden isterse dağıtsın adaletini, Biz ticaretin diline bakalım, Üretelim, üretelim, satalım.
Zenginlik ve refahımızı artıralım.
Üreyelim, üreyelim çoğalalım.
İşte Avrupa üretti ama üremeyi unuttu…
İşte Afrika üredi, ama üretmeyi öğretmediler.
O da bizi bekliyor.
Haydi...
***
(*) DİL ile imtihan

18 Ağustos 2012 Cumartesi

iki önemli mesele: Dinayet ve İktisat!..


 T.C. DİYANET İŞLERİ HAKKINDA
Mustafa Nevruz SINACI
            Süratle paralize olan, İnsan Hakları, Adalet Ahlâkı ve Hukuk yönünden sürekli değer kaybeden bir toplum için; En önemli ve en stratejik kurum şüphesiz (din öğreticisi anlamına gelen diyanet değil) DİNAYET; Din ve Âyet İşleri Başkanlığı’dır..
            OLANIN ÖZÜNE VE TARİHİNE BİR BAKALIM:
Osmanlı Devleti’nde “Din ve Ayet İşleri” bütün İslâm ülkeleri ile bünyede mukim Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinin tamamını kapsayacak biçimde; “Din İşleri Meşihat Makamlığı'nca”, Devlet Başkanı olan Halife adına Şeyhülislam eliyle yürütülürdü.
1920 yılında Ankara'da kurulan Meclis Hükümetinde Meşihat, "Şer'iye ve Evkaf Vekâleti" adıyla “müstakil bir bakanlık" olarak yapılandırıldı. Henüz Halifelik Kurumu devam etmekte idi. Lozan sonuçlanıncaya (1924) kadar bu statü aynen devam ettirildi.
            24 Temmuz 1923’de Lozan Antlaşmasının tamamlanıp, imzalanmasından sonra; İlgili karar ve hükümler istikametinde, azınlıklar dâhil bütün din teşkilâtı yeniden yapılandırıldı ve “Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle” 03 Mart 1924 tarihinde, müstakil Şer'iye ve Evkaf Vekâleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) ilga edilerek yerine; 429 sayılı Kanunla, Başbakanlık bütçesine dahil ve doğrudan Başbakanlığa bağlı “Dinayet İşleri Reisliği”, bugünkü adıyla “Diyanet İşleri Başkanlığı” kuruldu. 
Ayrıca, velev ki saltanat ve halifelik iddiasında bulunmasından diye; Aynı kanunla hem Halifelik, “TBMM Şahsiyeti Maneviyesinde Mündemiç Olmak Kaydı Şartı” ile Hanedan elinde alındı. 5 Mart 1924 sabahı ise son Halife Abdülmecit Efendi ve ailesi; Bütün malları müsadere edilerek, yurt dışına sürgün edildiler….    
            İLK DİNAYET İŞLERİ BAŞKANI
Millî Mücadele yıllarında büyük hizmetler vermiş, idarî tecrübesi olan ve uzun zaman Ankara Müftülüğü görevinde bulunan Börekçizade Mehmet Rıfat Efendi, 1 Nisan 1924 günü Dinayet İşleri Reisliğine getirildi. Kendisine en yüksek devlet memuru maaşı bağlandı. Diğer bakanlara verilen “kırmızı plakalı bir makam aracı” tahsis edildi ve protokoldeki yeri bu usul, esas ve sıraya göre belirlendi.
GÜÇLÜ YAPILANMA, ETKİN KARAR MERCİİ
Dinayet İşleri’nin merkez teşkilatı, kuruluşunun ilk yıllarında Heyeti Müşavere (Danışma Kurulu), Memurin ve Sicil Müdüriyeti, Müessesatı Diniye Müdüriyeti, Evrak Müdüriyeti ve Levazım Müdüriyeti birimlerinden oluşturulmuştur. 1927 yılında Tetkiki Mesahif Reisliği (Mushafları İnceleme Kurulu) ile Teberrukât Heyeti Reisliği (Teberruları, bağışları Denetleme Kurulu) birimleri kurulmuştur.  
Mustafa Kemal Atatürk’ün öldürülmesinden sonra; 5 Temmuz 1939 tarihinde kabul edilen 3665 sayılı kanunla bir Reis Muavini kadrosu ihdas edildi. 4 Haziran 1935’de kabul edilerek 22 Haziran 1935 'de yürürlüğe giren 2800 Sayılı "Diyanet (!) İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun", Başkanlığın ilk teşkilat kanunu olmuştur.
ATATÜRK’DEN, MENDERES’E…
2800 sayılı kanunla teşkilat yapısı, kadro oluşumu, merkez ve taşra görevlilerinin nitelik ve tayin usulleri gösterilmiş; Teşkilatın görevleri ise bahusus kanunun 2. maddesi gereğince düzenlenen ve 11 Kasım 1937 tarih ve 7647 sayılı kararname ile yürürlüğe konan "Diyanet İşleri Reisliği Teşkilatı'nın Vazifelerini Gösterir Nizamname’de belirtilmiştir.
1939-1950 döneminde yaşanan elim vukuatlar, men ve müdahaleler hariç olmak üzere, 1927 yılında oluşturulan yapı, 1950 yılına kadar değiştirilmemiştir denilebilir. 20 Nisan 1950 tarihinde; DP’nin ısrarlı talepleri karşısında iktidarca yürürlüğe konulan 5634 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığı günün şartlarına göre yeniden düzenlenmiştir. Buna göre: 2. başkan yardımcılığı ihdas edilmiş, ‘hayrat hademesi’ ve ‘yayın müdürlükleri’ adı ile 2 yeni müdürlük daha kurulmuş; İlk kez "Gezici Vaizlik" ihdas edilerek vaizler kadroya alınmıştır.
Son olarak: 1951’de, ‘Dini Yayınlar Döner Sermaye Saymanlığı’ kurulmuştur. (1)
***
GAYYA ÇUKURUNDA ÇÜRÜTÜLMEK!..
Mustafa Nevruz SINACI

1961 Anayasası; 154. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı'nı “sıradan” bir Anayasa kurumu olarak düzenledi. Genel idare içine aktardığı kurumun, özel kanunla belirlenen bazı görevleri yerine getirmesi öngörüldü!... Kökten intikal geleneksel uygulamaların tamamı ile kuruma özellik ve ayrıcalık tanıyan bütün mevzuat işlemez hale getirildi.
SONRA OYUN ÜSTÜNE OYUN,
TUZAK ÜSTÜNE TUZAK:
Tam bir danışıklı döğüş olarak cereyan eden şu sürece bir bakın:
“1961 Anayasasının öngördüğü doğrultuda 22.06.1965 tarih ve 633 sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun" ile Başkanlık yeni bir düzenlemeye kavuşturuldu. Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Teşkilatına bugünkü organik yapısını kazandıran ve Diyanetin tarihi gelişimi içerisinde yeni bir dönemi başlatan da bu kanun olmuştur. 30.04.1979 tarihinde yürürlüğe giren 26.04.1976 tarih ve 1982 sayılı Kanunla, 633 Sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun"da geniş çapta değişiklik yapıldı ve Diyanet İşleri Başkanlığının yurtdışında da teşkilatlanması sağlandı.
Ancak bu Kanun, Anayasa Mahkemesi'nin 18.02.1979 tarih ve E.1979/25,K.1979/46 sayılı kararı ile iptal edildi. İptal sonucu, 633 sayılı Kanunun 1982 sayılı Kanunla değiştirilen maddeleri yürürlükten kalktı. Ayrıca, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ile çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler, 633 sayılı Kanunun bazı maddelerini hükümsüz kıldı.”
NİHAYET BİR NEFES GİBİ!....  
Ancak 1.7.2010 tarihinde TBMM'de kabul edilen 6002 sayılı yasa ile öncelikle, sözde iptalden doğan boşluğun giderilmesi amaçlanırken; aynı zamanda, toplumumuz açısından son derece önemli görevleri yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığının teşkilat yapısının çağın gerekleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmesi olduğu açıklandı.
BÜYÜK BİR GAFLET, HIYANET VE BELÂDA TEKERRÜR!..
Halka gösterilen “parlak fotoğraf ve aydınlık gelecek vaadinin fütursuz bir yalanı ve dini siyasete alet yatırımı” olduğu çok çabuk çıktı ortaya. Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerine bine yakın mele ataması yapıldı. Meleler, imam ve Kur'an öğreticisi olarak görev yapacak. Mele açılımı böylece hayata geçirildi. Bin mele ataması yapıldı. Mele Kürtçe bir kelime, Türkçeye ‘imam’ olarak çevriliyor. Aynı zamanda 'molla' kelimesinin de eşanlamlısı olarak kabul ediliyor. Doğu ve Güneydoğu’da varlığını koruyan medreselerde yetişiyorlar…
1961 Anayasasında Diyanet İşleri Başkanlığının genel idare içinde yer alarak özel kanununda kaim görevleri yerine getireceği hüküm altına alınmıştır..1982 Anayasasının 136. maddesi ise: “Diyanet İşleri Başkanlığı, genel idare içinde yer alan bir kamu kurumu olup, 'laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirmekle yükümlüdür.” Biçiminde, çok ileri, açık ve makul hükümler içerir niteliktedir.
İlgili kanunda da bu görevler, 'İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, Din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek' şeklinde belirlenmiş olmakla; Atatürk zamanında çok geniş bir çerçevede uygulanan ve acı kaybından sonra (Vahşi Batı’nın misyonerlik faaliyetlerine benzetilerek) tedricen hayattan ve yürürlükten kaldırılmıştır. Başkanlığın görevlerini yerine getirirken uyması gereken kıstaslar da ayrıca belirtilmiştir. 
Kuruluşundan bugüne kadar gerek yurtiçindeki, gerekse yurtdışındaki vatandaş, soydaş ve dindaşlarımıza din hizmeti vermekte olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasada belirtilen ilkeler doğrultusunda üzerine düşen görevleri yerine getirebilmek ve daha iyi bir hizmet sunabilmek için yoğun çalışma içerisinde gözlenmektedir.
Bundan sonra: Diyanet hangi mason ve veledi zinalara bağlandı? Daha neler neler!...
Umarım bundan böyle de bu yöndeki çaba ve gayretleri, artarak devam edecektir. (2)
***
DİYANET “SORUMLUDUR” 
SORUN ÇÖZMEZ
Mustafa Nevruz SINACI
            Mevcut haliyle Diyanet işleri başkanlığı; Objektif ve reel olarak ‘Din, ibadet ve vicdan hürriyeti’ bağlamında: ‘İnsanların istedikleri gibi inanma ve inandıkları gibi yaşama’ hürriyeti demek olan ‘lâiklik’ ikileminde bile atıl, aciz, güçsüz, etkisiz ve pasif olduğu gözlenmektedir.
            Üstelik çok garip; Bütün kapitalist-emperyalist, insanlık düşmanı sapkın hırsız, bedevi (medeni olmayan) ülkelerin tamamına yakını din devleti olup; Şeriatla yönetilirken; TC dâhil sözde medeni İslâm ülkelerinin hiçbirinde “şerait” (evrensel hukuk) ve hak yönetimi yoktur.
En başta mason/ate unsurları, kök faktör Yahudiler ve diğer gayrimüslimler ile fanatik paganlar “İslâmi ve İnsanî yönetim” olgusuna şiddetle karşı çıkıyorlar. Muhtemel bir İslâmi Yönetim modelinin hayata geçmesi ihtimaline karşı her türlü önleyici karşı tedbiri alıyorlar. 
            Bu uğurda NBC, hatta konvansiyonel savaştan kaçınılmıyor. El Kaide, El Saddam, Wel Eset, Min_el Suud, Al Çrna Ruka, Megalo İdea, Çetnik ve menfur Asala eşkıyaları nam terör ve tedhiş örgütlerini kurdular. İnsanlık dışı yöntemlerle NATO ve BM’i kullanarak bu lânetli lâğım çukurlarını idare, idame, ikame ve finanse edip, daimi lojistik destekle; nihayet pis, iğrenç ve menfur emelleri uğruna ‘vahşi yaratık’ kullanmaktan utanmıyor, imtina etmiyor ve çekinmiyorlar. Üstelik insan hakları ve adalet havarisi gibi dolaşan da bu melânetlerdir.
            Şu anda, haksız yere potansiyel “fundamentalist” ve “cihat” yanlısı olarak suçlanan bütün İslâm ülkelerinde kargaşa ve iç savaş var. Srebrenica’da nasıl Müslüman katliam ve soykırımlarını BM yaptı ise, şimdi Nyanmar ve Suriye’de de aynısını yapıyor. Yaklaşık 10 gün süren Şemdinli kalkışmasında BM ve NATO teyakkuz halinde idi. Niçin? Ola ki Asala bir bayrak diksin de, hemen anında duruma el koyalım diye!.. 
Böyle bir durumda itham, tahrik ve taciz olunan İslâm... Oysa köktendincilik adını verdikleri, esasta kendilerine ait bu akım, özellikle masonlar, Musevilik ve Hıristiyanlığa özgüdür. Zira tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar Engizisyon Mahkemeleri, kitle imha fırınları ve ölüm çukurları kurmamıştır. Bu cihetle, velev ki Türk Milleti ve İslâm ümmetine katliam, soykırım ve zorunlu göç gibi yalan ve iftiralar, tefrika isnad edenler; Kesinlikle ajan provakatör, dönme-devşirme, kripto, veled-i zina yahut bedhah türü maniple haymatloslardır.    
            İşte bu bir sahtekârlık, hukuk-u düvel ihlâli ve Müslümanların hakkını alenen gasp, irtikap, insan hakları, adalet ve hukuk düşmanlığı; Dahası tam bir despotluktur. Zira başta Amerika ve İsrail olmak üzere, sözde İslâm ülkeleri dışında kalan ve pagan-İsevi-Musevi düzleminde yer alan “mafya ve çete” organizasyonlarının % 95’i şeriatla yönetilmektedir.
            LOZAN ENGELİ
            İlk Dinayet Teşkilâtı Lozan öncesi çok güçlü, alanında hâkim ve doğrudan başvekâlete bağlı “özerk bir kurum olarak”, bizzat Mustafa Kemâl tarafından teşekkül ettirilmiş iken; 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşmasından sonra; (!) 3 Mart 1924 tarihinde cebren, baskı, dayatma ve hile ile tenzil operasyonuna maruz kalmıştır. Lozan antlaşmasını müteakip restore edilmesinin nedeni: Başta İngilizler ve ABD olmak üzere, bütün galiplerin “Yeni kurulacak TC, kesinlikle halifeliği ilga etmeli ve bir ikame teşkilât dahi kurmaya teşebbüs edememelidir.” Biçimindeki kâfirlikten gelen inat ve düşmanca tavır yüzündendir.
Zaten, malum ve meşhur “şark raporu’nun” amacı da bu idi. İslâm’ı ilga!...
            Diyanetin bakiyesi de, zaten Atatürk sâyesinde mümkün ve kabil olabilmiştir. 
            Kaldı ki, azınlık Kiliseleri ve Yahudi Havralarının statüsü bile Lozan’da belirlendi.
            PREMATÜRE DOĞUM
            Hal böyle olunca; Bu elbette bir prematüre doğum veya daha açık bir anlatımla daha yürümeye bile başlamadan, alçakça bir saldırıya maruz kalmaktır. Dinayet İşleri Başkanlığı (ilk adı), Lozan’la dizayn edilen yeni din hayatı içinde “mümkün olan en iyi biçimde” teşkil edildi, teşkilâtlandı ve işlevini; Atatürk döneminde mükemmel bir surette yerine getirdi. (BAK: http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/Diyanet-Isleri-Baskanligi-Duyuru-8221.aspx )
                Fakat, Atatürk’ün katledilmesinden itibaren, hiçbir şey eskisi gibi olmadı!... (3)  
            ***
YOKSA ALÇAKÇA BİR İŞTİRAK
VEYA İSLÂM’A İHANET Mİ?..
Mustafa Nevruz SINACI
            Hani kinayeten cahil, gafil veya angaje bir kesim “dinler arası diyalog” diye menfur bir furya başlattı. Böylece, öncelikle Kur-an’ı Kerim, Cenab-ı Peygamber, bilumum Hadis-i Şerif, İcma, İctihat ve Kıyas-ı Fukaha bir kenara atılıp; Ashab-ı Kiram, Ashap-ı Güzin, Evlâd-ı Resul ve Asr-ı Sâadet imamlarının “arı-duru, saf ve samimi İslâm’ı” yok sayılıverdi.
            Eş zamanlarda Âl-i İmran Suresi 19 âyet hutbelerden kaldırıldı.  
            Rabbin, kul hakkı dâhil, af ve mağfiret kapılarının tümüyle açık olduğu yalanı yayıldı.
            Akabinde Vahhabilik benzeri bir “light/yumuşak” İslâm akımı aldı yürüdü.
            Tabii Amerika bu ara “Furkan” adlı, sözde hakiki Kur-an’ı piyasaya sürdü…
            Diğer taraftan AB müktesebatına göre misyonerlik, yasal güvence altına alınıp serbest bırakılırken; Başta Avrupa olmak üzere, dünyanın her tarafında “irşâd” faaliyetlerine despotik önlemler getirildi. AB’de, özel konut dışında Türkçe konuşmak men edildi. Camilere ‘minare’ yapma yasağı katılaştırılırken, minareden “hoparlörle ezan okumak” bütün Vahşi Batı ve eski SSCB hinterlandında Azerbaycan ve Bosna Hersek dâhil “şerefsizce ve soysuzca” yasaklandı.
            Bunların hiçbirine diyanet kurumu karşı çıkamadı veya çıkmadı.
            Diyanet, bir defa bile; “AB’ye karşıyız” diyebilme yürekliliğini gösteremedi!..
            Birilerinin; Özellikle İslâm’a ve insan’a mutlak aykırı olmasına; Dahası binlerce akıl, ilim, hukuk, ahlâk ve egemenliğe aykırı dayatmaya maruz kalınmasına rağmen ‘domuzlaşmış’ bir karakterle AB kapılarında pineklemeyi sürdürmeleri, apaçık sorumsuzluk ve dinsizliktir..  
            Bu minval üzere yürüyen süreçte Diyanet bir boy hedefi ve günah keçisi oldu.
            Vahşi Batı’ya yağcılık, yardakçılık ve yalakalık uğruna her kepazeliğe tevessül edildi.
            SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
            A- DÜNYA
            1. Beni Kaynuka kabilesi Yahudileri olan Suudi ailesi (Faysallar), Skoç riti masonları tarafından icat edilen Vahhabilik, türevi Bahailik, Suriye odaklı ve İran Hasan Sabah patentli Allavi haşhaşilik vasıtasıyla Arap âleminde İslâm’ın adeta kazındı. Arap coğrafyasında Türk – İslâm, yani Osmanlı eserleri, tıpkı Yunanistan ve Ermenistan da olduğu gibi yok edildi. Ata yadigârı azınlık Türkler, en son Telâfer’de olduğu gibi katliam ve soykırıma tabii tutuldu.
            2. Kesin yasak olmasına rağmen Kutsal Şehir Mekke’de, kâfirden geçilmiyor.
            3. Hac mahalli olabildiğince daraltıldı. Tarihi Osmanlı Kalesi yıkılarak edilerek yerine, mukaddes Kâbe’yi, hâşâ “bir kulübe mesabesine kadar düşüren ve küçülten” devasa tower ve Hilton gibi dev oteller yapıldı. Hacılar için çifte standartlar ile VIP olanakları geliştirilerek; Milyonlarca yıllık kutsal ibadet “amansız bir ticarete” dönüştürüldü. Kurban etleri ise, “azami 7 gün içinde kendi memleketlerinde kesebilme imkânına” ve milyonlarca aç İnsana rağmen, alçakça telef edilmeye devam olunmaktadır.      
            4. Başta Mısır, İran ve Suudi Arabistan’da mut’a nikâhı, turizmi teşvik, fuhuş ve kadın ticareti amacıyla en yaygın biçimde uygulanırken; Genç kızlara sünnet vahşeti yaygın sakatlık ve can kaybına neden olmakta; Somalili Müslümanlar korsanlık, Cezayir ve Tunuslular fahişe ticareti yapabilecek kadar düşmekte, aşağılık ve süfli işlere tevessül edebilmektedirler. Oysa, Nizam-ı Âlem’in ve İlm-i Kur-an’ın buna cevazı yoktur.
            5. Bazı Arap ve İslâm ülkesinde Camiler kilitli. Nüfusu 100 bini aşan şehir Camii ve Mescitlerinin cemaati yoktur. Türkiye dışında ”Tadil-i Erkân” adeta unutulmuştur. Müslüman olmalarına rağmen, buralarda insanlar yalan söyleyebilmekte, yalan yere yemin edebilmekte, çok rahatlıkla hırsızlık, yolsuzluk yapabilmekte, mutlak men edilmiş olmasına rağmen haram aylarda kendi milletleri ve dindaşları ile vahşice savaşabilmektedirler.
            6. Mücbir haller, zaruret ve istisnalar dışında esas olan Müslüman’ın Müslüman ile ticareti iken; İslâm coğrafyasının bütün artı değer ve birikimleri öncelikle düşman milletlere peşkeş çekilmekte ve pek çok Müslüman devletin zevaline seyirci kalınmaktadır. (4)
            ***       
TÜRKİYE’DE İSLÂM VE MÜSLÜMAN
    Mustafa Nevruz SINACI
SÖZDE Müslümanlara RAĞMEN DÜNYADA VE TC’DE İSLÂM
A-    TÜRKİYE
1. Kur’an ayetleri halk arasında 6666 olarak bilinir. Oysa gerçek bu değildir. Hiçbir Kur-an’ı  Kerim’de 6666 âyet yoktur. Başta Allavi, Haşhaşi, A.Levi, Alev-i (Ali Evi ve Al Evi hariç olmak üzere) bilumum solcu, ateist ve paganlar; Kasten cahil bırakılmış halkı taciz, din duygularını tahrik ve suça teşvik maksadıyla bu ve benzer somutları kullanmaktadırlar.
2. İslâm Dini’nde vaktin sünneti ve zuhr-u ahir adıyla bir namaz yoktur. Buna rağmen; dârül harp vd.gibi şüphe ve tereddüde dayalı bid’at, aleni ve hukuki namaz gibi kılınmaktadır. Konu hakkında Diyanet, Müftü ve İmamlara ‘ne yapalım’ diye soru sorulduğunda açık ve net cevap verilmemekte, cemaate “muhayyersiniz” denilmektedir.
3. Bilindiği üzere, nikâh dini bir müessesedir. Belediye ve Nüfus idareleri ile koordine edilerek Camilerde nikâh kıyılmasına ve İslâmi merasimlere derhal başlanmalıdır. Bunun yanı sıra en az bir Üniversite, Kulüp veya Dernek kadar; Diyanet Teşkilâtının da “dini ihya, irşad ve tam bir insanlık, medeniyet, aile ve toplum düşmanlığı olan” sapkın teorilere karşı etkin bir mücadele ve Cuma Hutbelerinde;, “siyaset dâhil memleketin bütün meselelerini” İslâm’ın arı duru süzgeci ile ilmin ışığında açıkça müzakere imkânı hayata geçirilmelidir…      
4. İslâm toplumunda kapitalizm haram, tekelcilik ve tröstçülük “ölüm cezası ile men ve takip edilecek kadar” günahtır. Dolayısıyla, seri sürümlü mallar: elektrik, su, doğalgaz, tel ve muadili alım ve hizmetlerde “azami” maliyet artı % 5 olan kâr haddinin aşılmasına; İnsan unsurunun fahiş kârlarla alçakça ve haince sömürülmesine asla izin verilmemeli;
Sürümü daha seyrek ve pahalı mal ve hizmetlerde ise kâr oranı asla maliyet + % 20’yi geçmemelidir. Akdi takdirde diyanet tarihi ictihatları açıklamak suretiyle halkı aydınlatmalı ve icabında; Başta KUL HAKKI olmak üzere, İslâm’a aykırı bütün edinim, gasp, irtikap ve insanlık dışı tasarruflara karşı en etkin biçimde mücadele etmelidir.
5. Ramazanda oruç tutmayanların “halkın içinde, açıkta ve alenen” yiyip-içmeleri mutlak surette men edilmeli; Uymayanlar hakkında istisnasız cezai işlem yapılmalı; Bütün inanç sahiplerinin ibadetlerine saygı bir hukuk ve ihlâli halinde cezayı mülzem ahlâk kuralı halinde vaz edilmelidir. Sağlam, sağlıklı ve barışık bir toplum için bu şarttır.    
6. İslâm’a göre Müslümanların devlete vereceği yegâne vergi zekât; Gayrimüslimler içinse cizye’dir. Gümrükler gibi özel durum arz eden farlı gelirler üzerinden tarh ve tahsilât dışında başkaca vergi caiz değildir. Peşin vergi büyük günahlardandır. Dolayısıyla normal hal ve şartlar dahilinde Müslüman’ın devlete ödeyeceği vergi tutarı asla % 2.5’u (yüzde ikibuçuk) geçemez. Daha fazla vergi tahsil eden faizci, gaspçı, irtikapçı, tefeci, zalim ve haramzadedir. Diyanet bu konularda halkı uyandırmak zorunda ve durumundadır.  
7. Kurban, fiilen ve resmen HACI olanlar dışında kesilemez. Mevcut hale nazaran HACI olanların da, Mekke’de değil, müsaade ve mehil müddetlerini kullanmak suretiyle; Kurbanlarını “kendi memleketlerinde” kesmeleri caiz, önceki yazıda belirtilen nedenlerle Mekke’de, yani Hac mahallinde kurban kesmeleri caiz değildir.       
8. Bazı “Prof. Dr. vd. unvanlı” yalancı, müfteri ve sapık mahlukatın, “Rab, fuhuş, taciz, tecavüz, cinayet, haksızlık, hukuksuzluk ve her nevi kul hakkı dahil olmak üzere her günahı mutlaka affeder” biçimindeki din, ahlâk, medeniyet ve hukuk dışı beyan ve söylemleri hakkında hukuki takip ve cezai işlem yapılmalıdır. Zira “kul hakkının” asla ve kesinlikle af ve mağfiret edilmeyeceği âyet, hâdis, ictihat ve icmai ümmet ile sabittir.  
9. Ayrıca; Devlet bağlamında bütün Camilerde aynı dil konuşulur. Türkiye’de, kutsal kamu alanları denilen mahallerde ibadet dili Arapça, meşveret dili Türkçedir. Cmiye Kürtçe ve sair başkaca dil sokmaya kalkışmak, Müslümanlar arasına fitne sokmakla birdir. İslâm’da hukuk sisteminin adı “ŞERİAT” değil, “ŞERAİT/Şartlar’dır”. Partizanlık ve dil anlamında ayrışan Camiler Mescid-i Dırar hükmündedir. Bunlarda namaz kılınmaz. Yakılır ve yıkılır. (5)
***
İŞTE GERÇEK TÜRKİYE
Mustafa Nevruz SINACI
Burada bahse konu araştırma, “TÖMER DİL MERKEZİ” tarafından yapılmıştır...
Seçilen konu, alanında çok önemli, güncel ve bilimsel; Üstelik doğru, namuslu, ilkeli ve dürüst... Gerek araştırma veya gerekse yayında, her hangi bir siyasi beklenti yok. Dahası bu çalışma birilerine destek, diğerlerine köstek tartışması da değil. Sadece bilimsel bir disiplin dairesinde yapılan; Onurlu ve sorumlu bir analiz olup; Mezkür araştırmaya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Sonuçta ortaya çıkan gerçek: 50 yıldır ülkemizi yönetenlerin; Son derece bilgisiz, özgür irade yoksunu, utanç verici derecede bencil; Bir ihtimal haymatlos veya kripto olduklarının acı göstergesidir. Zira bu hezimeti, düşüş ve çöküşü başka türlü açıklamak mümkün değildir.
Evet, hakikatte Türkiye “madden de, manen de” batmış…
1960 sonrası başlatılan “kasıtlı” erozyon, yozlaşma ve çürümenin tetiklemesi bu…
O zamanın aktörleri; Özellikle hırsızlık, rüşvet-iltimas, yalan-talan, yolsuzluktan malûl “başpezevenkleri”, veledi zina ve sorospu çocuklarının bir kısmı sözde “darbeye teşebbüs etmekten” yargılanıyor gibi görünüyor. Ancak, olay ciddi olsa 27 Mayıs gibi “naklen” yayın yapılır; Adalet’in mutlak hakikat ve tereddütsüz belgelere göre tecelli etmesi için; (27 Mayıs domuzları gibi değil) erkekçe, mertçe, fazilet ve feragatle gereği yapılır; Hiç utanmadan, tam bir “haçlı zihniyeti” ile bu süfli davalara Ergenekon adı verilmezdi.
MHP ve CHP’de bu süreçte “Türk ve Türkiye” partisi olmadıklarını kanıtladılar.
Başta ANAYASA olmak üzere; mevcut ve mer-i hukukun, bütün emir ve hükümleri “ırkçı, narko-terörist, militarist tedhiş örgütünün aleni maşası” vakıası sabit bulunduğu halde; “Anayasa Değiştirme” bahanesiyle bu eşkıya sürüsünden (muhtemelen) yararlanıyor veya asla affedilmeyecek bir şekilde “organize suç örgütü” başlarıyla görüşebiliyorlar…
LÜTFEN DİKKAT EDİNİZ:
Mezkür melânetlere, sayın diyen, “tabandan-tavana her hangi biri dâhil” görüşen veya görüşme yolunu açanların hiçbirinin; Sürecin doğal gereği Müslüman, Türk veya İnsan olmaları mümkün değildir. En basit ispatı şu ki: Devlette veya muhalefette sadece bir insan; Türk veya Müslüman olsa; TC sınırları içinde “bir tek: Hırsız, yolsuz, donsuz, anarşist, terör-tedhiş unsuru” bulunamaz; Ülkede varsa, başta “her hükümet kademesi, siyasi partiler ve karar mercilerinde” de var demektir. Bunun millete ve tarihe karşı vebali çok büyüktür. Tez belâlarını bulurlar inşallah.         
Fakat hala sözde aydın, bilim adamları ve kanaat önderleri “kim ne dedi” diye aymazca tartışıyor; Tıpkı Endülüs’ün mahvolduğu gün gibi: Bütün özü ve cevherini kaybetmiş bedbahtlar ve “fikren ve bedenen” fahişeleşmiş, pişkin ve kart kaltaklar gibi; “çöküşü durdurmaya değil”, var güçleriyle hızlandırmaya çalışıyorlar...
            ŞİMDİ ARAŞTIRMANIN SONUCUNA BAKALIM:
ABD                71.681
Almanya          70.400
Japonya           44.224
İtalya               31.762
Fransa             30.193
S. Arabistan     13.579
Türkiye            07.260…
Bu rakamlar ne?
İlköğretim okullarında okutulan ders kitaplarının içerdiği kelime ve kavram sayısı… Kutsal Kitabı “İkra-Oku” emriyle başlayan bir dinin mensupları için büyük utanç!.. İlkokulu bitiren bir Amerikan çocuğu 70 bin kelime öğreniyor. Yaşıt bir Türk çocuğu ise 7.000 kelime… Amerika’nın edebiyatını, bilimini, tekniğini kıskanıyoruz. Adamlar “adam gibi” yapmış; Belediye idare eder gibi değil!. Üstelik sürekli ‘dil’ ile oynanıyor. Oysa bir Türk için; “Türk’çe düşünmek, Türk’çe konuşmak ve Türk’çe yaşamak” (Atatürk) Hayati önemi haizdir.
“Bir millete yapılacak en büyük kötülük, O’nun diliyle oynamaktır.” Goethe. (Bölüm:1)
 ***
 MÜFTERİLER YALAN SÖYLER, 
BİLİM GERÇEĞİ HAYKIRIR
Mustafa Nevruz SINACI
            1940’lardan, yani İkinci Cumhuriyet denilen karşı devrim’den beri, Türk Dili aleyhine çok kirli, alçakça acımasız bir furya var. Buna göre: ‘Osmanlıca’ ile ‘Türkçe’ birbirinden çok farklı ve ayrı ayrı dillerdir!... Bu korkunç bir yalan, iğrenç bir iftira ve kalleşçe bir furyadır..
            OYSA: Osmanlıca, sadece Türkçenin, klâsik Arap harfleri ile yazılmış biçimidir.
            Ta ki, mezkür (İşte Gerçek Türkiye)’de verilen rakamlara düşürülünceye kadar…       
            UTANDIRAN GERÇEK
Bünyesinde 1,000'den fazla Türkçe kelime bulunan diller:
Arapça’da       1,000              
Farsça’da        2,000
Macarca’da     2,000              
Romence         3,000
Yunanca’da     6,000              
Bulgarca’da     7,500
Arnavutça’da  7,500               
Sırpça’da         9,000
Rusça’da         10,000            
Ermenice’de     10,000
Bakınız: Bulgarca, Arnavutça, Sırpça, Ermenice ve Rusça’da mevcut, “yaşayan Türkçe kelime ve kavram” sayısından aşağı düşürülmüşüz. Bu bir ihanet, kastı-mahsus ve şeamettir. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın koza-kripto, dönme-devşirme, mason-misyoner lânetlilerinden henüz ayıklanmadığını göstermektedir. Son zamanlarda, Türk aş’ı, emeği ve alın teri sayesinde “prof. Dr.” Unvanlarına kavuşan “bu tür ve uzantıları”, aynı paralelde bir ekranlara çıkartıldıkları menfur tv’lerde; Milli E. Bakanlığı ile Milli S. Bakanlıklarının başında yer alan ‘Milli’ kelimesini telâffuz etmiyorlar. RTÜK buna duyarsız, kayıtsız ve sorumsuz olmakla bu mutlak bir suçtur.
Bir cürüm’de ‘roj tv’ hainliği ve bütün bunlara rağmen vaki TRT kesintileridir. 
(Kaynak: Dr. Yusuf Gedikli, TDK, TTK)
            ÇÖL SICAKLARININ SUÇLUSU YÖNETİMDİR
            Bir başka mesele daha var. Neredeyse 5, 6 yıldır bölgenin en sıcak ülkesi Türkiye. AKP geldikten birkaç yıl sonra Türkiye bir çöl çanağına döndü. Civar normal. Fakat bizde tam cehennem sıcakları yaşanmaya başladı. Acaba neden? Çünkü:
            1. En verimli ovalar ile 1. sınıf tarım arazileri betonlaştırıldı. Ekosistem’e saldırıldı.
            2. Ülke içinde, “pınar çevresi” hariç suyu içilebilir dere, göl ve nehir kalmadı.
            3. Ankaralılara suyu içirilen Kızılırmak dâhil hepsi lâğım’a dönüştü.
            5. Şehir, kasaba, köy, otel-motel ve sanayi tesislerimizden denize bağlantılı foseptik, şehir, sanayi ve insan (?) atık bağlantılarının sayısı 50 bin’i aşıyor. Bu, artık dinsiz Avrupalı gâvur’un yapmadığı bir şey; Bütün denizleri berrak, tertemiz ve sağlıklı… Bizdeki domuzdan dönme lânetli insanlık ve ekosistem düşmanları sayesinde bütün denizlerimiz pis ve necis!..
            BUNLARIN “akil adamlarının” YÖNETTİĞİ EKONOMİ!...
2002 Aralık ayında bir gram altın:         018 TL           
2002 Aralık’da çeyrek altın:                 023 TL
2012 Mayıs ayında Bir gram altın:        092 TL           
2012 Mayıs’da çeyrek altın:                 156 TL
2002 Aralık ayında Asgari ücret:          250 TL           
2012 Mayıs’da asgari ücret:                 659 TL
Buna göre, icraatta 10 yılını doldurmak üzere olan; adının anlamında gafil iktidara bir karne çıkaralım: Yani; “Namussuzlar yalan söyler, bilim gerçeği haykırır” kabilinden…
2002 de 1 gram altın:   18 TL iken, bu gün:      092 TL’dır.     
Artış: % 510
2002 de çeyrek altın:    23 TL ilken bu gün:      156 TL’dır.     
Artış: % 670
2002 de asgari ücret:    250 TL…//  250 : 18 = 14 gram altın alınabiliyordu.
2012 de asgari ücret 659 TL. Altın 92 TL, bu gün asgari ücretle 7 gr altın alınabiliyor.
Şimdi analiz edelim: 2002 den bu yana külçe altının bir gramı temel alınırsa hayat % 510 pahalanmış. Asgari ücret temel alınırsa alım gücü: %100 azalmış Bu durum, yönetimin aczine mukabil muhalefetin ihanetini kanıtlayan rakamlarıdır.
(Kaynak: BCP, Müge Gülses) (Bölüm:2)
Siyaset bilimİ, adalet ve hukuk’a göre hükümetlerin görevi: Düzenleme, Destekleme ve Denetlemedir. Diğer ikisi malûm şekilde yürümekte veya yürütülmekte!...
Hani? Devleti ve özel sektörü, en ücra köşelerine kadar gözleyen; Bütün karar, eylem, hesap, işlem, bilumum faaliyet ve tasarruflarını  re’sen kontrol eden: Özgür veya özerk Denetim?
Demokrasi, adalet ve hukuk olmadığı için, o’da “Yok”!..

24 Temmuz 2012 Salı

Müslüman ve İnsan'lara "duyuru ve çağrı"

ARAKAN MEZALİMİ NEDENİYLE MESAJ; DUYURU VE ÇAĞRI 
Yeryüzünde "MÜSLÜMANIM" diyenler (din tüccarları ve mukallitler değil; gerçek Müslümanlar) oldukça veya İSLÂM'ın bir alt boyutunda yer alan "İNSANLAR" yaşadıkça zalimim zulmünün mümkün ve kabil olmaması gerekir. 
Takdir edersiniz ki, 
MÜSLÜMAN: 
Halk içinde HAK'I (en samimi, sade, saydam ve tam bir dürüstlükle) İSLÂM'ı yaşayan; 
İNSAN ise: 
Bütün kötü hal, huy ve mazarrattan münezzeh "İyi insan, iyi, namuslu, dürüst, onurlu ve sorumlu vatandaştır." İnsanlar her milletten, din, mezhep veya ırktan, yahut dinsiz, din düşmanı ve ateist de olabilirler. 
Buna saygılı olmak gerekir. 
AMMA: 
İnsan'lar asla yalancı, talancı, kaçakçı, anarşist, terörist, yolsuz, istismarcı ve siistimalci olamazlar!.. 
Öyle ise GELİN: 
Ya olduğunuz gibi görünün veya göründüğünüz gibi olun. Eteklerinizdeki taşı dökün, yüzlerinizdeki maskeleri çıkartın atın. Ki, birbirimizi bilelim, bilgide, ilim ve amelde, eylemde BİR; 
Hak ve hakikat yolunda PİR olalım. Olalım da "Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker'i" (iyiliği emret, kötülükten men et)'i hayata geçirelim. 
En başta Ülkemizde, ARAKAN'da, Suriye'de, Irak'ta, Afganistan, Bosna Hersek ve zulmün olduğu, zalimin küküm sürdüğü her yerde: Alçak, kalleş, yalancı, talancı ve hırsız "ZALİM"in zulmüne açıkça karşı duralım, Rıza-i İlâhi aşkına (fiilen, madden ve manen) dünyanın dört bir tarafındaki İnsan, masum ve Müslümanların yardımına koşalım!... Zaten, Aziz Türk Milleti ve bütün İslâm Ümmeti'nin asıl misyonu bu değil midir?.. 24 Temmuz 2012, 
Evrensel "BİLİNÇ" Akademisi   

26 Mayıs 2012 Cumartesi

ŞEYH EFENDİNİN RÜYASI VE TÜRKİYE
Mustafa Nevruz SINACI
            Milletin asli ve hakiki hizmet unsurları insanlık, ahlâk, edep ve hukuk dışı dokunulmazlık, ayrıcalık, hususi imtiyaz, avanta, rüşvet ve iltimastan müstağni; Namuslu, dürüst memur, işçi ve emeklileri dâhil; Halkın kahir ekseriyetini fakr-ü zaruret, yokluk, yoksulluk ve sefalete mahkûm ederek; Siyasi hırs ve iğrenç ihtiraslarını tatmin uğruna millete zulmedenler bilsin ki!..     
            ‘İkinci Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık yapmış, zamanın en büyük gönül sultanları ve din âlimlerinden olan Şeyh Rahmi Baba; 1920’li yıllarda Anadolu’da mukim, vazifeli şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice bir kasabaya davet eder. Sebebi hikmeti: “Kahriye” okunacak; Yani, Esma-i Hüsna’dan “Ya kahhar” zikri çekilerek Mustafa Kemal’in ve kurmak istediği rejiminin “kahr-u tedmiri” için müştereken dua ve zikredilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır.          
Tam kahriyenin okunacağı sabah vaktine birkaç saat kala, fecr-i sadık sıraları yakaza halinde istirahat etmekte olan Şeyh Efendi, bütün niyetlerini altüst edecek bir mânâ (rüya) görür:
            Bir dünya haritası… Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil... Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarlarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında. Mahşeri bir kalabalıkta, insanların gözü önünde dünyayı yeniden paylaştırıp, taksim ediyor; ‘şurayı şuna, burayı buna verin’ diye emirler yağdırıyor… Taraf ve etrafındakiler ise derhal gerekeni yapıyorlar.
            Mustafa Kemal, Çanakkale berisi ve İstanbul ötesi Trakya bölgesinde duruyor…
Her ne hikmetse yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil!.. Duruşundan anlaşıldığına göre, bir şeylerden dolayı mahcup ve tedirgin bir ruh hali içinde; Velev ki bu yüzden olsa gerek, Yüce Efendimizin yüzüne bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman, manâyı mükerremdeki Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pür dikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı da şuna verin” buyuruyorlar.
Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.
Sebebi: Müstakbel ıslahatlar (Atatürk İlkeleri) ve Türk İnkılâbı’dır…
GERÇEĞE UYANIŞ!...
            Tam bu sırada Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyetiyle rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve tarikat kültüründe; Peygamber Efendimizin zahir oldukları, bizzat tezahür ettikleri, göründükleri manâ [rüyalar], doğrudan sahih, sağlam ve ‘acaba’sız, kat’i bilgi kaynaklarından biridir). Şeyh Rahmi Baba Abdestini alır, vaktin namazını cemaatle kılmak için icabetini bekleyen arkadaşlarının yanına varır. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha okunur. Herkesin kahriye çekilmeye geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar...
            Rüyayı şöyle yorumlar:
“Türkiye yemyeşil olduğuna göre, bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Türkiye’nin etrafını çepeçevre saran duvarın kalın, kasvetli ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösterir. Gerek Peygamber Efendimizin ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi... Fakat Türkiye’yi ona veren Hazreti Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız!.... 
O’na tabii olacak ve maddi, manevi yardım edeceğiz…”
Her şey apaçık ortaya çıkmış ve Anadolu Erenleri kutsal mesajı almıştır.
            Kahriye okumaktan vazgeçilir. Kanaat Önderi Şeyhler, Halifeler huzur içinde; Vicdanen müsterih, memnun, bahtiyar, hâl ve istikametleri aydınlanmış olarak memleketlerine dönerler...’
            KISSA’DAN HİSSE:
            Aziz, âlim, mümin ve mücahit, kadim Türk Milleti; 1400 yılı mücavir İslâm’ın, yaklaşık 1000 yılı Muhammed ümmetinin Bayraktarlığını, Sancaktarlığını yapmış; Müslüman âlemini tam bir hamiyet ve himmetle kucaklamış; İnsanlık camiasını adaletle himaye etmiş dualı bir millettir.
Ola ki, Mustafa Kemâl’in, Peygamber Efendimiz huzurundaki mahcubiyeti; Osmanlı’da gerileme devrinin fiilen başladığı 1734 yılı evvel ve ahirinde (sonrasında); İdare, asker ve temsil makamlarında vaki gasp, yozlaşma, çürüme ve İslâm’dan uzaklaşma, adaleti terk nedeniyle vaki: Haksızlık, yolsuzluk, adaletsizlik, insana, İslâm’a ve kamu ahlâkına aykırı tertip, süfli teşebbüs, sefahat, din istismarı ve dağılma sebebi utanç verici suiistimallerin tevlid ettiği hicaptan olmalı…

12 Nisan 2012 Perşembe

her insan bir devlettir!....

 “EY İNSANLAR VE 
EY MÜSLÜMANLAR!...
‘Evrensel hukuk ve İslâm’a göre: Devlet insan içindir. İnsan’ı yaşat ki, devlet yaşasın, düsturu, iktisat ve müttefik içtihat gereği: 
Hak edilmiş ve helâl olmak şartıyla, ‘kazanç’tan en az bir yıl kullanıldıktan sonra vergi alınır. Gelir Vergisi oranı 1/40, yani: % 2.5 olup; gümrük hariç “peşin vergi” haram ve yasaktır. Başta tekel ürün ve hizmetleri olmak üzere; Akaryakıt, Doğalgaz, Tüpgaz, Elektrik, Su, Telefon, Ekmek zorunlu ihtiyaç ve sürüme dayalı “sürekli ve garantili” kazanç unsuru mal ve hizmetlerde azami kâr oranı, maliyet artı % 5;, 
Alımı isteğe bağlı, zorunlu ve yaşamsal olmayan mal ve hizmetlerde ise kâr oranı: Maliyet artı en fazla % 20’dir. 
Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur-mükellef kimsedir. Fahiş ve haksız kâr edilemez. 
Devlet’in varlık sebebi millet adına piyasaları geliştirme ve kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Halkı, hür teşebbüsü, üretim ve hizmetleri Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’ 
Her nevi kazanç sadece ve yalnızca “bir defa” vergilendirilir. 
Vergilendirilmiş kazançtan; ÖTV, KDV ve sair namlar altında, doğrudan veya dolaylı olarak başkaca vergi alınamaz. Buna teşebbüs ve tevessül insan hakları, adalet ahlâkı ve hukuka aykırıdır. 
Üretici, Sanayici ve Tüccar halka hizmetle memur ve mükellef kimselerdir.
Meşru hükümet adaletin teminatı olmakla; hüküm ve hikmet de, adalet iledir. 
Hükümete rağmen hiç kimse fahiş ve haksız kâr elde edemez. Rüşvet, haksızlık ve yolsuzluk domuzluktur. Devlette suiistimal, ihmal ve hırsızlık varsa hükümet yok demektir. 
Devlet’in varlık sebebi:
Millet Adına kontrol, huzur, istikrar ve insicamı temin; Sektörleri tanzim, tertip, üretim, hizmet, serbest rekabet, fiyat ve piyasaları “insan lehine” Düzenleme, Destekleme ve özellikle Denetleme ile yetkili, görevli ve sorumludur.’
 İYİ BİLİN!..”         

26 Mart 2012 Pazartesi

zorunlu eğitim sendromu!....

İNSAN'lara SELÂM olsun..
MÜFREDAT VE TEDRİSAT (2)
Mustafa Nevruz SINACI
İnsan, bu âleme öğrenim, eğitim, bilim ve dua yoluyla tekâmül etmek için gelir.
Dinî yaşam, yani dindarlık; Her ne kadar cemiyetten dışlanmış ve içselleştirilmiş olsa bile; Gerçekte din ilmin ruhu, kaynağı, evrensel hukuk, hak ve adalet’in hikmeti, açıklayıcı ve tamamlayıcı disiplinidir. İlim/bilim ikileminde din’e farklı rol ve anlamlar yükleyerek; güncel hayat ve kısmen kamudan soyutlamak gericilik, ihanet, bozgunculuk, yobazlık ve irticadır.
Ancak şunu da bilmek gerek;
Dinin sahibi Rab’in rahmeti, gazabını örtmüş; ilâhi aşk ve muhabbetle bütün âlemleri kuşatmış, merhametle kucaklamış olmasına rağmen O, sadece iyiliği emir ve kötülükten men eder. Halife sıfatıyla insanın daima iyi, namuslu, dürüst, onurlu, sorumlu, adaletli ve marifetli olmasını ister. Fert ve toplumları doğrudan denetler, kayda alır, yerine göre dünyada veya bir sonraki boyutta sorgular, yarlıgar (kul hakkı hariç, af ve mağfiret eder), yargılayıp şiddetli bir azapla cezalandırır. Çünkü insan’ı Ahsen-i takvim üzere, yeryüzüne halife olarak yaratmıştır.
İşte, insani boyut ve bilinç (şuurlu/müdrik) toplumu bunu bilmekle kabildir.
İnsani değerlerin tamamı doğrusal (rahmani) olup; Karşıtı apaçık şeytanlık (yalancılık, sahtecilik, haksızlık, zalimlik) ve kötülük adına ne varsa tamamıdır. Dolayısıyla insan “emr-i bil maruf, nehy-i anil münker” kaidesi üzere (iyiliği emreden ve kötülükten men eden) olmaya memur ve mecburdur. Aksi takdirde insan olarak kabul ve telâkki edilemez; Bir yaşam formu sıfatıyla suç işlemesi halinde, İnsan hakları adalet ve hukuka muhatap kabul edilemez.
İşte hayatın ve insan olmanın hali, hakikati kısaca budur.      
Şu hale nazaran: İnsan’a dair müfredat ve tedrisat’ın (eğitim ve öğretim’in): İyi insan; Namuslu, dürüst, demokrat, meslek, meşrep (ahlâk ve fazilet) sahibi iyi vatandaş yetiştirmeye matuf olması şarttır. Aksi takdirde sistem, insanlık dışı, kamu yararı ve mâşeri vicdana aykırı demektir. Böylece sistem; İyi insan, iyi vatandaş yerine kötü tohum üreten şeytan tapınağına dönmüş demektir ki; Onlar ancak, yeryüzünde fesat çıkaran, lânetli bozguncu üretir.
Yukarda açıklanan ilim-irfan, insani boyut ve evrensel hakikat ışığında:
Müfredat ve tedrisat’ın aşağıdaki şekilde rehabilite edilmesi şarttır. Buna göre:   
1. Eğitim sistemine ilişkin yasa, ek ve değişiklikler aceleye getirilemez. Plânlanan ek veya değişiklikle konusunda ilgili okul idaresi, aile ve velilerin görüşleri dikkate alınır.
2. Eğitim süresi kademeli ve çeşitli olmak şartıyla (5 + 3 + 3 ) = 11 yıl zorunludur..
3. Kayıt, 5 yaşını doldurmuş olmak veya kayıt yılı içinde doldurma şartına bağlıdır.
4. Resmi, özel ve Vakıf okullarının tamamı Devlet denetimine tabi olup görevleri:, “Millî eğitimin asli amaç ve ilkeleri doğrultusunda öğrencileri; Türk milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan, geliştiren ve yaşayan; Aile, vatan ve milletini seven, daima yücelten; İnsan hakları, adalet ve hukuka sahip; Demokrat, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını müdrik, millî değerleri davranış hâline getirmiş; İyi insan ve iyi vatandaşlar olarak yetiştirmek; Özel ilgi, yetenek ve başarılarına göre iş hayatı, meslek alanları ve üst öğretime hazırlamaktır.”
5. Her derece ve düzey okulda eğitim ve öğretim dili Türkçedir. Okullara yabancı isim verilemez. Yeterli talep ve Filolojik formasyona sahip uzman öğretmen olması halinde; Başta Osmanlıca ve Arapça olmak üzere, ana dillerden her hangi biri seçmeli ders olarak verilebilir.
6. Temel eğitim dâhil, lisans sonuna kadar İlmi Ahlâk, Davranış Bilimi dersleri bütün öğrenciler için zorunludur. Ayrıca, İsevi ve Museviler hariç olmak üzere diğer öğrencilere 18 yaşına kadar Kur’an, Hadis ve İlmi Hal dersleri verilir. Gayrimüslim öğrencilerin din eğitimi ve öğretiminden cemaat vakıfları ve ibadethaneleri sorumludur.
7. Halen Üniversite ve Yüksek Okul düzeyinde verilen mesleki eğitim; Zorunlu haller dışında, Ortaokul sonrası sanat, meslek, bilim, endüstri ve yüksek teknoloji okulları biçiminde Lise ve muadili düzeyine çekilir. İmam-Hatip Ortaokul ve Liseleri DİB başkanlığınca kurulur.  
8. Her ne sebeple olursa olsun “yaşayan vatandaş” ad’ları, eğitim-öğretim kurumları, ibadethane ve kamu teşekküllerine verilemez. Mevcut isimler, en geç 3 ay içinde değiştirilir.   
9. Üniversiteye giriş sınavsız; YÖK ve tüm “sınava hazırlık” dershaneleri mülgadır.  
Mustafa Nevruz SINACI, seyir
MÜFREDAT 
VE TEDRİSAT (1)
Mustafa Nevruz SINACI
            Bilindiği üzere “müfredat” eğitim-öğretim programı; “tedrisat” ise eğitim ve öğretim faaliyeti anlamına gelir. Kelime ve kavramlar, insan formu baz alınarak analiz edildiğinde;
Öğretim: Herhangi bir çocuk veya yetişkin’e plânlanan ilmî teorik olarak öğretme, anlatma ve açıklama eylemi; Özellikle çocukta karakter oluşturma, doğrusal yönde konuşma, söz söyleme ve davranış biçimi kazandırma, yaradılış amacı, (fıtrat ve tabiat) istikametinde hayata hazırlama ve ‘iyi insan, iyi vatandaş’ yetiştirme, geliştirme sürecinin tümüne denir.
Eğitim: Öğretilen ilmî bilgilerin, farkında ve kendinde olarak, bilinçle yaşanması ve yaşatılması için, uzman eğitici nezaretinde örnek uygulamalar yapılarak; İnsan davranışlarını iyi, doğru, güzel ve yüksek ahlâk formu (insani boyut ve bilinç toplumu) yönünde oluşturma, geliştirme, pekiştirme ve duruma göre değiştirme sanatı. Yani, İnsan’da olumlu davranışların yerleşmesi, olumsuz ve kötü, zararlı davranışların sonlandırılması faaliyetidir.
Öncelikle ve evvelâ insan olmak üzere; Bütün yaşam formları ile bunların hayatlarına doğrudan veya dolaylı etken tüm unsurların bu anlam, amaç ve bağlamda düşünülmesi şattır.
Yani İnsan, Yüce Yaratıcının halifesi sıfatıyla “merkez” varlık olup adeta bir atom; İnsan dışında yer alan bilumum mahlûkat ise; Hazreti İnsan’a hizmetle memur ve mükellef nötron, proton ve sair hizmet unsurları mesabesindedir.
Daha açık bir deyim, açıklama ve tanımla: Devlet, hükümet, tapınak veya para, pul vs değil; Sadece “İnsan” kutsal varlıktır. Her insan bir devlettir. Başta hükümet olmak üzere, bütün kurumlar, kuruluşlar insan içindir. İnsan-ı insanca yaşatma, eğitim, öğretime muktedir ve ehil olmayan bir hükümet (devlet) kesinlikle meşru olamaz, yaşama hakkı da yoktur.  
Eğitim ve Öğretim’i bu açıdan görmek ve insanca okumak şarttır.
Kaldı ki; Varlık sebebi, yaradılış amacı, yani “Fıtratına” sahip, öz’üne saygılı ve “evet, ben de insanım” diyen, bunun gerçekten farkında, bilincinde olan hiçbir kişi; kişilik ve kimlik sahibi: yalan söylemez, aldatmaz, kandırmaz, dedikodu, fitne, iftira, küfür, haset ve hakaretle iştigal etmez. Banka soymaz, hortumlamaz, gasp, irtikap, sahtecilik ve suiistimal yapmaz. Din tüccarlığı, siyaset simsarlığı, hürriyet, eşitlik, adalet, hukuk ve demokrasi düşmanlığı, vicdan sömürüsü yapmaz. Hiçbir alanda suiistimal ve istismara tevessül ve tenezzül etmez.
Doğrusu İnsan, kabahat ve taksirat yapabilir. Ama asla Suç işlemez.
İnsanlık suçu işleyenler asla insan olamaz ve onlara insanca muamele edilemez!.. 
İnsan Namusu için yaşar. Namussuzluk düşünemez. Bu yolda ve uğurda bir fiile teşebbüs etmez. Asla iffetsiz olamaz. Anarşi, terör ve bölücülükle iştigal etmez. Cinayet işlemez. Katil olmaz. Kanunları çiğnemez. Yasalara karşı mücadelesini; yine mevcut yasal nizam içinde yürütür. Başta; rüşvet, iltimas, ayırma-kayırma, yolsuzluk, hırsızlık, gasp, can ve mal güvenliğini tehdit, hürriyeti tahdit, çıkar ilişkileri tesis, imtiyazlı sınıf oluşturmak ve sair; insanlık, adalet, hukuk ve ahlâk dışı cürüm ve canice, menfur emel sahipleri ile anarşist, terörist ve katiller, devleti parçalamaya ve milleti bölmeye teşebbüs edenler asla “insan” olarak kabul edilemez ve cezalarını çekip, Islah olmadıkça, asla insanca muameleye tabi tutulamazlar. İnsan hakları sadece ve yalnızca İnsanlar içindir… 
Mustafa Nevruz SINACI, bakış
Özellikle bu insan “Müslüman-TÜRK” ise;
Bütün insanlardan tutun madde ve manâ plânında var olan her şeye ve herkese karşı önyargısız, saygılı, terbiyeli, yüksek ahlâklı, davranış biçimi düzgün, söz ve eylemleri doğru, dürüst, kâmil ve mükemmel olmak zorundadır. Halk ve devlet içinde en muteber, sevgili, saygın ve muhterem olması gereken insanlar muhakkak ve mutlaka gerçek Müslümanlardır. Bunun başka yolu ve çıkarı yok. İslâm dini her ne kadar bazı eylem ve söylemleri kategorik “günahlar” biçiminde tavsif ve tasnif etmiş ise de; Bunlardan, topluma ve kamuya (devlete) karşı işlenenler “kul hakkı” kavramı ile ağırlaştırılmış ve Yüce Yaratıcının af kapsamı dışında tutulmuştur. Sözgelimi “% 99’u Müslüman” denilen toplumumuzda bu idrak, şuur ve bilincin hakim olması halinde suç oranlarının sadece kalan % 1’e münhasır olması gerekmez mi!?..
İşte, antiemperyalist TC’de, Milli müfredat ve tedrisatın amacı bu olmak zorundadır.
Ayrıntılar: “Müfredat ve Tedrisat” konulu ikinci ve son makalemizde;
 SORUNLU TASARI;
EĞİTİM VE ANALİTİK
Mustafa Nevruz SINACI
Üç temel sebepten dolayı Türkiye “yeniden yapılanma zorunluluğu” ile karşı karşıya kaldı. Bunun ilk kez, “kötü tohum”un önde gelenlerinden Turgut Özal farkına vardı ve adına “transformasyon (biçim değişimi, dönüşüm, dönüştürüm)” dediği bir faaliyet başlattı!..
Başlangıçta  ‘yeni demokrasi’ darbelendi, sonra ‘hukuk’ törpülendi.
Hak, eşitlik ve adalet ahlâkı’na sıra geldiğinde, zaten onlar yok olmuşlardı!..
Dolayısıyla, Özal ve şeriklerince transformasyon istismar ve suiistimal edildi.
Süreç bittiğinde, Fulbright hamisi kripto zenginlerin siyasi güç ve servetlerinde; Fakir nüfusun ise sayısında korkunç artışlar oldu. Globalleşme/küreselleşme adına yalancı, vahşi ve haydut batının dayattığı, dönme ve devşirmelerce ‘tarihi fırsat olarak’ kullanılan ‘özelleştirme furyası’ sayesinde, Cumhuriyetin iktisadi kazanımları, birikim ve değerlerinin çoğu malum ve menfur leş kargalarına peşkeş çekilmişti bile!. Bu doğruydu. Zira “serveti maksimize edecek, sermayeyi tabana yayacak, serbest rekabet, yüksek kalite, bolluk ve ucuzluk nedeni olacak” diye hayâsızca yalan söyledikleri özelleştirme; Yoğun peşkeş, pahalılık ve tekelleşme getirdi. 
Böylece, ülkem insanı “yeniden yapılanma, değiştirme ve dönüştürmenin” anlamını; İş işten geçip, insan’a ihanet, yolsuzluk, pahalılık ve işsizlik patladığında idrak edebildi.
Yeniden yapılanma ve dönüştürülmeyi zorunlu kılan sebepler: 
1. Kökleri harici bedhahlara dayalı ve dâhili bedhahlarca ikame edilen siyasi vesayet;
2. 1938 karşıdevrimi ile başlayıp, Fulbright’le taçlanan ve Amerikan Barış gönüllüleri sayesinde kökleşen; Eğitim örgütünü işgal, ilim-irfan, ahlâk-fazilet ve milli tarih şuurunu ilga, sistematik dezinformasyon, asimetrik-psikolojik savaşla beyinleri iğfal faaliyeti;
3. İktisadi, sosyal, kültürel hayatı; Milli değer, gelenek ve köklerinden kopartıp; Vahşi kapitalist, emperyalist haydut, insan yiyen kurt ve çağdaş vampirlik yönünde biçimlendirmek, yozlaştırmak, anlamsızlaştırmak, milli değer ve manevi mukaddesleri istismar ve din ticareti vasıtasıyla Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyetini kaos, bunalım ve buhrana sürüklemek..
12 Eylül hariç; 11 Kasım, 27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat süreci; Milli şuur ve manevi değer sahibi; Sağduyu, onur-erdem ve ilimle mücehhez Muallim (hakiki Öğretmen) yetiştiren Eğitim Enstitülerinin kapatılması, Milli Eğitim Şûrasının hadım edilmesi;, Millî müfredatın ilim, ahlâk, milli değer ve manevi mukaddeslerden arındırılması ve nihayet 8 yıllık kesintisiz eğitim darbesi dâhil; Bu düşmanca müdahalelerin tamamı aynı sürecin eseridir.
Oysa: Eğitim ve terbiyenin (öğretim) amacı sadece ilim değil; Aynı zamanda hareket, konuşma (hitap) adabı ve davranış biçimidir. Yani evrensel bilim ile milli kültür (ahlâk, hars, gelenek, görenek, din) müştereken ve mütemmim cüz olarak eğitim ve öğretim boyutunda ifa ve icra edilmek zorundadır. Ayrıca çağdaş, namuslu, dürüst, demokrat, ilkeli, onurlu, sorumlu, sağlıklı; Güncel bilimsel donanım, yeterli ve geçerli meslek sahibi “İyi İnsan ve İyi Vatandaş” yetiştirmek ‘eğitim ve öğretimin’ mutlak görev, zorunluluk ve sorumluluğudur. 
Bunu Milli Eğitim Bakanlığı, eğitim ve öğretim camiası başarmak zorundadır.  
Zira Türk Milleti; 
Eğitimin yanı sıra öğrenimli, birikimli, vicdanı, irfanı hür, akil ve özgür insanlardan müteşekkildir; Batının hayvan terbiyecileri gibi Siyom ve Haçlı dayatması eğitimler ile güdülemez. Hayvanlar gibi, ne öğretildi ve ne talim edildi ise onu tekrar edecek bir robot değildir. Türk fıtratı genelde Kurt ile sembolleştirilir. Kurt eğitimlerindeki sır nasıl keşfedilememiş ise; Müslüman Türk Milletini eğitim yoluyla mutasyona uğratabilmenin yolu da asla bulunamayacaktır. Bu ütopyanın yandaşları yanılgı içindedir, eninde sonunda hayal-i sukut ve hüsrana uğrayacak, helâk olacaklar. Türklerin ne zaman ne yapacağı önceden tahmin edilemez. Çünkü Türkler doğrudan Allah'a ve O’nun takdir ettiği kadere inanırlar. Bu yüzden doğrudan Allah'a bağlı, imanlı, şuurlu, namuslu, dürüst, şerefli, asil ve özgür insanlardır."
Netice olarak: Kimse Millî eğitim-öğretim sistemini, menfur oyunlarla yozlaştırmaya kalkışmasın. Olması gereken: Makul yaştan itibaren; 5 yıl İlköğretim, 3 yıl Ortaöğretim ve 3 yıl da Lise ve dengi (muhtelif bilimler, mesleki, öğretmenlik ve teknik) okullar olmak üzere; “ONBİR (11) YIL” kademeli ve zorunlu eğitimdir. Biline!...
ZORUNLU EĞİTİM (!)
SORUNLU TASARI
Mustafa Nevruz SINACI
11 Mart 2012 Pazar günü TBMM Milli Eğitim Komisyonu, yasama tarihinin en kötü utancı, yüzkarası, demokrasi ayıbı, hukuk ve ahlâk skandalına sahne oldu. Eğer doğru okunur, objektif algılanır ve dürüst yorumlanırsa bu; Öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hür irade yükümünü yitirdiğini; Bir grup zorba, müstebit ve despot tarafından doğal yetkileri gasp edilerek ipotek altına alındığını ve hukuki meşruiyetini kaybettiğini düşündürür!....   
Olay, Mart ayı başında Milli eğitim komisyonunda görüşülmesine başlanan; 5.01.1961 tarih ve 222 sayılı “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile bazı (222, 1739, 3308, 4306, 2547, 2809, 5018, 6260 ve 4734) Kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi”nin;, Başta öğrenci velisi ana-baba’lar, kanaat önderleri, münevverler arasında ve kamuoyunda ciddi tepkilere yol açması ile halk içinde endişe yaratması nedeniyle iktidar tarafından yangından mal kaçırır gibi bir oldubittiye getirilmek istenmesi teşebbüsünden ibarettir.
Bu süreçte gaflet, dalâlet ve acizlikle malûl muhalefetin masum, müsemma, demokrasi ve hukuk havarisi olduğu söylenemez. Sonuçta teşebbüs amacına ulaştı. Bir haftada, iç tüzüğe uygun olarak sadece 4 maddesi görüşülerek kabul edilebilen tasarının, bu defa 20 dakikada 23 maddesi ‘hiç görüşülmeden ve müzakere bile edilmeden’ onaylanarak, kanunlaştırılmak üzere eşi, emsali görülmedik bir usul, biçim ve pişkinlikle, genel kurul yoluna sevk edilmiştir.  
Müessif olaydan önce kamuoyunda yer alan genel kanı: Teklif tasarısının 28 Şubat’a tepki, misilleme ve öç alma maksadıyla komisyona sunulduğu; Ancak, insan hakları, eğitim bilimi, psikiyatri, eğitim sosyolojisi, ‘milli-manevi, moral ve yükselen değerler stratejisi’ ile psikoloji, temel pedagoji ilkelerine aykırı; Çağdaş norm, kriter ve standart bilimsel disiplinler yönünden ciddi sakıncalar; Yakın tehlike, tehdit ve vahim sorunlar içerdiği şeklinde idi..
Vakıa, komisyon baskını bütün bu endişe ve kaygıları haklı ve doğru çıkardı.
Yürürlükteki 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu uyarı “temel eğitim”, her Türk vatandaşının yasal hakkıdır. Devlet eliyle parasız verilir. Kanunun 4 -9. ve 12. maddelerinde tanımlanan genellik, güncellik, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlar, yönlendirme, eğitim hakkı, imkân ve fırsat eşitliği, laiklik ve “istikrarlı süreklilik” ilkelerine uygun olmak zorundadır.
Bu düzlemde eğitim; Tıpkı Denetim, Adalet ve Sağlık gibi zorunlu kamu görevidir.   
Yukarıda açıklanan amaçların gerçekleşmesi, tasarı gerekçesinde yer alan temenni ve evrensel mukayesenin hayat bulması için: Ülkemizde asgari 11 veya (metinde değil) sunumda ifade olunduğu biçimde 12 yıllık bir eğitimin zorunluluğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Şu kadar ki bu eğitimin kademeli olması; Bilimsel, evrensel ve emsal normlar ile pedagojik, sosyolojik disiplinler dikkate alındığında 5 + 3 + 3 (klâsik, mesleki, teknik veya Eğitim Enstitüsü yerine kaim öğretmen okulu) = 11 yıl süreli zorunlu ve kademeli olması şarttır. Dünyanın pek çok ülkesi, dünkü eyalet kötü Bulgaristan dâhil kırk yıldır “zorunlu eğitim süresi” 11 senedir.
Dahası, ülkede eğitim kalitesi düşmüş, öğretmenlik mesleği tabana vurmuş olmakla;
Başta rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, anarşi, terör, tedhiş, gasp, irtikap, nitelikli dolandırıcılık, sahtecilik gibi insanlık dışı; alçakça kalleşlik ve kahpelik eseri suçların diplomalı kesimde tavan yaptığı kaotik ortamda ‘temel eğitim-öğretim’ ile ilgili bir düzenleme hayati önem taşır; Yüksek ahlâk, basiret, beka, ilim-irfan gerektirir. Eğitim ve öğretim ile ilgili düzenlemeyi aceleye getirmek; Öz’e inmeden, müfredatı rehabilite etmeden, emrivakilerle hareket, bir cehalet veya kast-ı mahsus eseridir. Teşebbüsün daha açık bir izahı da, kötü niyet olabilir. Aksi takdirde, bu kadar hata üst üste ve bir arada yapılamazdı!..  
BÖLÜM / SORUN İRDELEMESİ:
1. Tasarıda 4+4+4 = 12 yıllık kesintili ve zorunlu eğitime dair bir hüküm yoktur.
2. Teklifin 1, 2, 7 ve 13. maddelerine göre ilk sekiz yıllık kademeli eğitim zorunludur.
Fakat Son 4 yılın zorunluluğuna ilişkin bir hüküm veya müeyyide bulunmamaktadır.
3. Tasarı, ilkokul ve ortaokulu tekrar oluşturup; 28 Şubat öncesi uygulamaya dönüş dışında başkaca hiçbir yenilik, özellik veya orijinal bir boyut içermemektedir…